28 Ağustos 2013 Çarşamba

Hayatımı yazsam ansiklopedi olur....

Bugün yeni bir şey yapayım dedim. Gittim kordon boyunda buldum bir yer oturdum. Ritim tutmaya başladım ortam sesiyle. Kulaklarımı zihnen kapatmaya çalıştım. Önümden geçen insanları izliyordum. Çok boş geldi bir an bana. Boş boş yürüyen insanlar. Elindeki dondurma eriyerek eline akan küçük çocuk, bebek arabası içindeki küçük kızımızın ağlaması, karşı taraftan gelen el ele tutuşmuş bir çift, ilk kez tadına bakarmışçasına yaşlı adamın çayını yudumlaması..... Müşterisine bir şey satmak için nefes almaksızın konuşan pazarcı adam, deniz kenarında dilek fenerini denize düşüren başka bir çift, çay bahçesinde masalarına arasında birbirlerini kovalayan küçük çocuklar..... Hayatın akışından haberleri yokmuş gibiler. Hayatlarında sıkıntı yok gibiler. Belkide sıkıntının 'm' si bile yok. (sıkıntı kelimesinde m olma ihtimali  da 0 olduğu için onlardada aynı durum geçerli) Hayatımı yazsam ansiklopedi olur. Şu son 5 senemi bir ben bilirim birde kardeşlerim.....

Siktir Et





Hayat bu seni zorlayacak tabi. Ama önemli olan senin dişini göstermen. Hep yükseklerde uçacaksın diye bir kanunda yok gerekirse yerlerde pas pas olacaksın. Ama ne ye yarar ki? Bence siktir et!

Hayli varlıklı ve kudretli bir adam......

Güzel bir köşe yazısı. Düzenli olarak takip ettiğim yazar.. Elif Şafak
http://www.elifsafak.com.tr/images/koseyazilari/20120513/index.html






Resim yazısı ekle

Kaybolan Hayallere Doğru 1

Yıl 2008... Abuk sabuk bir hayat içindeydik. Başkalarına bağlıydık. Farklıydık. Hep derim ya hayatımızda illaki bir dönemeç oluyor. Şuana kadar ki hayatımdaki en büyük dönemeç belkide hiç pişman olmayacağım bir şey. Ne belkisi hayatta pişman olmayacağım bir şey. Daha 14 yaşımdayken hayatın beni sürüklediği yere gitmek zorundaydım. Ne oluyor ne bitiyor farkında değildim. Yeni insanlar tanıdım hemde bayağı bir fazla. Farklı kültürden Farklı insanlar ama aynı amaçları bulunan "homo sapiens" ler ( istisnaları dikkate almıyoruz. Onlar aslında hiç aramızda bile değillerdi ki ).


Bu zamanlarda İstanbul'a bir sempatizanlık besliyordum. Bu sempatizanlık birde 4 sene İstanbul'un en gözde yerinde yaşayınca insan ister istemez İstanbul'a aşık oluveriyor. Doğduğumdan beri İstanbul'da yaşayan birisinin başka yerde yapması çok zor bir olgu. En iyi en kötü günlerimize şahit oldu İstanbul. Sevinçlerimizi hüzünlerimizi paylaştık. Sırlarımız verdik İstanbul'a. Dönemeç demiştik ya hani he işte bu dönemeçç sayesinde böyle bie ilişkim oldu İstanbul ile.


4 sene uzun gözükebilir ama bizim için çok kısa geçti. İçinde olduğumuz durumda hep şikayetçi, isyancı tavırlarımız yok değildi. Bitse de gitsek. Bitse de gitsek. Akıllarda bu 2 kelime dolaşıyordu. Peki bitti de ne oldu ? Ne oldu? Hemen söyleyeyim.... Hiçbir şey... Olan biz ve biz gibilere olmuş, oluyor ve olacak... Hep karamsar bakmayalım şimdi... Gitmek koymuyor mu? Koyuyor tabiki. Ama kazandırdıkları da var. İnkar edemem. "Kardeşim" denilen kavram oluştu aramızda. İlelebet de devam edecek. Başımın sıkıntılı olduğu gördüm ama bu uzun sürmezdi arkamda bana destek olan kalabalık bir kitle vardı. "Kardeşlerim"... Tabi sadece onlar yoktu. Hani bir söz vardır ya 'kardeş dediklerimiz bizi arkadan vurdu'.. Diğerleri de bu tanıma giriyordu. Yüzüne gülüp sırtından vuruyorlar. Ama her işin bir kötü yanı oluyor elbette.

27 Ağustos 2013 Salı

SON SAPAK

Tıkır tıkır tıkırdıyor
Penceremde yağmur taneleri
Şıkır şıkır yağarken rüzgârın kamçısıyla
Lakır lakır bir lakırtı raks ediyor dilimde
Yudum yudum damlarken boğazımda sancılar

Tıkır tıkır tıkırdıyor
Penceremde yağmur taneleri
Küfür küfür yeller fink atıyor başımda
Dilimde bin bir küfür nameleri
Kâh satıyorum anasını devri devranının
Kâh geçmişine sallıyorum hadsiz dünyanın

Tıkır tıkır tıkırdıyor
Penceremde yağmur taneleri
Rakı suyla sevişiyor sarhoş kadehimde
Sigaramın ateşi odamda kandil
Topal topal dalıyor uzaklara ağır aksak gözlerim
Kulağımda kardeş olan türküler
Rakıyla yıkayıp sigarayla kurutuyorum bedenimi

Tıkır tıkır tıkırdıyor
Penceremde yağmur taneleri
Çatımda devasa bir kara delik
Üstüme yağıyor bütün dertler hunharca
Tespih taşlarıma işliyorum gönül kırıklarımı
İmamesinde zamandan gümüş
Kahır kahır yol çekiyorum yalanlarla bezenmiş
Yol bitimindeki son sapağa doğru

Tıkır tıkır tıkırdıyor
Penceremde yağmur taneleri
Şıkır şıkır yağarken rüzgârın kamçısıyla.

HASRETİM SANA


YALNIZLIĞIN KALABALIĞINDAN 
KURTULUŞA KOŞUYORUM
GÜLÜŞÜNÜN YOLUMU AYDINLATMASI 
BU KADAR MI ZOR
AY YORGUN GECEDEN, 
GÜNEŞ BIKKIN GÜNDÜZDEN,
İKİSİ DE ÇARESİZ 
NE AY GÜNDÜZE KAVUŞABİLİYOR 
NE DE GÜNEŞ GECEYE.
NE ŞU AĞIR AKSAK GÖZLERİM
DEĞEBİLİYOR GÖZLERİNE
NE TİTREYEN ELLERİM
SARILABİLİYOR ELLERİNE.
KALBİM SUSUZ KALDI
DUDAKLARINLA ISLATMANI BEKLİYOR.
VE CİĞERLERİM HASRET TÜRKÜLERİ OKUYOR
NARİN TENİNİN ESRARLI KOKUSUNA. 

Yalnız Kalma Korkusu


Hiç kimse varoluşun olmasını hedeflediği kişi değildir. Toplum, kültür, din ve eğitim sistemi, masum çocuklara karşı gizli bir ittifak içindedir.
Bütün güç onlarda; çocuk çaresiz ve bağımlı, o yüzden onu istedikleri gibi şekillendirmeyi başarıyorlar. Çocuğun kendi doğal yönelimi doğrultusunda gelişmesine izin vermiyorlar. Bütün çabaları insanları kullanılacak metalara çevirmektir. Çocuğun kendi başına büyümesine izin verirlerse, kendi çıkarları için kullanıp kullanamayacaklarını, yatırımlarının boşa gidip gitmeyeceğini kimse bilemez. Toplum böyle bir riski göze almaya hazır değildir. Çocuğu kuşatır ve toplumun ihtiyacı olan şekildeki bir kalıba dökmeye başlar.
Yani bir anlamda, çocuğun ruhunu öldürüp, ruhunun ve öz benliğinin eksikliğini hissetme- mesi için ona sahte bir kimlik verirler. Bu sahte kimlik gerçeğinin yerine konulmuş olan bir şeydir. Ancak gerçeğinin yerine konulmuş olan bu kimlik sadece onu sana vermiş olan kalabalık içinde işe yarar. Tek başına kaldığın an, sahte olan kimlik parçalanmaya ve bastırılmış olan gerçek kimlik kendini ifade etmeye başlar. Yalnız kalma korkusu budur
Hiç kimse tek başına olmak istemez. Herkes bir kalabalığa ait olmak ister; sadece tek bir kalabalığa da değil, birçok kalabalığa. Kişi, dini bir kalabalığa, bir siyasi partiye, bir rotary kulübüne ait olur ve daha ait olunacak bir sürü başka küçük gruplar da vardır. İnsan günde yirmi dört saat desteklenmek ister çünkü sahte bir destek olmadan ayakta duramaz. İnsan tek başına kaldığı zaman, garip bir delilik hissetmeye başlar. Yıllar boyunca birisi olduğuna inandın ve birden bire, tek başına kaldığın zaman aslında o kişi olmadığını hissetmeye başlarsın. Bu durum korku yaratır: O zaman sen kimsin?
Yıllar süren baskılar sonucunda, gerçek kimliğinin kendini ifade etmesi zaman alacaktır. Mistikler aradaki bu zaman dilimine “ruhun karanlık gecesi” adını vermiştir. Çok iyi ifade edilmiş bir deyim. Artık o sahte kimlik değilsin ama henüz gerçek kimliğin de değilsin. Belirsiz bir ara bölgedesin, kim olduğunu bilmiyorsun.
Özellikle Batı dünyasında bu sorun daha da karmaşık hale gelir çünkü onlar ruhun karanlık gecesini kısaltıp gerçeğe bir an önce ulaşmak için herhangi bir metodoloji geliştirmemiştir. Batı dünyası meditasyonla ilgili hiçbir şey bilmemektedir. Meditasyon yalnızca tek başına kalıp, sessiz olup, gerçeğin kendini göstermesini beklemeye verilen bir addır. O bir eylem değil, sessiz bir gevşemedir. Çünkü ne “yaparsan” aslında sahte kimliğin yapacaktır. Yıllar boyunca bütün yaptıkların ondan ortaya çıktı. Bu eski bir alışkanlık.
Alışkanlıklar zor ölür. Yıllar boyunca, sevdiğin ve saygı duyduğun insanların sana dayatmış olduğu sahte bir kişilikle yaşıyorsun... Ve onlar bilerek sana kötülük yapmıyorlardı. Niyetleri iyiydi ancak farkındalıkları sıfırdı. Onlar bilinçli değillerdi: Ebeveynlerin, öğretmenlerin, rahiplerin, politikacıların... Bilinçsiz insanlardı. Niyet iyi olsa bile bilinçsiz insanların elinde bir zehre dönüşür.
O yüzden ne zaman tek başına kalsan, derin bir korku vardır. Çünkü sahte olan yok olmaya başlıyor. Gerçeğin devreye girmesi ise biraz zaman alacaktır. Onu uzun yıllar önce kaybetmiştin. Bunca yıllık boşluğun bir şekilde kapanması gerektiğini düşünmen gerekli olacak.